İlahî Kudretin Rahmetle Sınırlandırılması
Mutlak ve sınırsız bir güç, "salt güç" olarak kalmaz; ancak Allah, kudretinin kaynağı olmasına rağmen, bu mutlak gücünü kullanırken Rahman ve Rahim isimleriyle tecelli ederek rahmeti kendisine ilke edinmiştir. Allah, mutlak gücünü rahmeti ve iradesiyle sınırlandırmıştır. Rabbimiz; Kâdir ve Kadîr isimleriyle mutlak kudretini belirtirken, bu isimlerin işleyişinde gücün esiri olmayı değil, ona hakim olmayı ve kudretini ölçülü, düzenli, belirli prensipler dahilinde uygulamayı esas almıştır. Yani Rabbimizin bu isimleri, adeta birbirini denetleyen bir denge mekanizması gibi tecelli etmektedir.
Tevhid, Adalet ve İnsan Gücü
İslam’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve "Tevhid ve Adalet Ehli" olarak anılan Mutezile ekolü, Allah’ın kötülüğü yaratmayacağını ve iyiliği yaratmanın O’nun lütfu olduğunu savunmuştur. Bu bakış açısına göre Allah, mutlak iradesine rağmen kendine birtakım sınırlamalar koymuştur. İnsana verilen izafi güç, Tanrı’dan sudur eden (yansıyan) rölatif bir güçtür. Dolayısıyla insanoğlu da kendisinde bulunan bu gücü zapturapt altına almalı; güçlüyken merhameti ve adaleti elden bırakmamalıdır. Kısacası insan, kendi gücünü de tıpkı İlahi modelde olduğu gibi vicdani ve ahlaki sınırlarla çevrelemelidir.
İktidarın Denetlenmesi ve Güçler Ayrılığı
İnsandaki izafi güç, iktidar sahipleri tarafından sıklıkla kötüye kullanılmaya müsaittir. Bu nedenle iktidar gücü; yasama, yürütme ve yargı şeklinde, birbirini denetleyen bir yapıda dağıtılmalıdır. İlk Çağ filozofu Platon "filozof kral" şartıyla monarşiyi, İslam filozofu Farabi ise "peygamber veya filozof yönetici" şartıyla tek kişilik yönetimi idealize etmiş olsa da; Aydınlanma sonrası süreçte, tek bir monarkta tüm güçlerin birleşmesi fikri terkedilmiştir. Günümüzün cumhuriyet ve demokrasi modellerinde "güçler ayrılığı" ilkesi, toplumun selameti için en faydalı mekanizma olarak kabul görmüştür.
İslam orta çağ tarihinde "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" olarak adlandırılan halife veya sultanlarda; manevi otoritenin yanı sıra siyasi, idari ve adli tüm güçlerin toplanması, kaçınılmaz olarak "güç zehirlenmesine" ve sultanın kibrine sebebiyet vermiştir. Bu kibir, yöneticinin "insan" olma vasfından uzaklaşıp nefsi emmaresine teslim olması demektir. Mutlak güçle şımaran ve beşeriyetten kopan bir sultan, toplumu idare edemez; bu durum toplumun çözülmesine ve dağılmasına yol açar. Bu yüzden tek kişilik yönetimlerin denetlenmesi, toplumsal bekâ için şarttır.
Toplumsal Yaşam ve Özgür İrade
İnsanoğlu sosyal bir varlıktır; toplum içinde ihtiyaçlarını daha kolay karşılar ve güvenliğini sağlar. Devlet, toplumun iç ve dış tehlikelerden korunması için elzem bir kurumdur. Ancak toplumun her zaman doğru yolda olması mümkün değildir. "Hayat realitesi" içinde bazen toplumlar sapabilir; insanlar kendi çıkar ve arzuları nedeniyle kötülüğü tercih edebilirler. Bu, onların özgür iradesidir.
Bizim görevimiz, toplumu kendi vicdani seviyemize ve hakikate davet etmektir. Zorbalıkla evrensel değerler tesis edilemez; zorlamak ancak sapkınlığı ve nefreti artırır. Hayat, pozitif ve negatif kutuplardan oluşan bir düalite (ikilik) üzerinedir. Rabbimizin muradının bu yönde olması, O’nun iyiden yana olmadığı anlamına gelmez. Belki de temiz vicdanlı insanlar ile kararmış ruhların bir arada bulunması, salihlerin ve güzellikte yarışanların değerinin ortaya çıkması için gerekli olan ilahi bir sınavın parçasıdır.











