Artık her sabah yeni bir operasyon haberiyle uyanıyoruz. Bugün bir belediyenin kapısına ekipler dayanıyor, yarın bir fonun hesaplarında milyarlarca liralık para trafiği ortaya çıkıyor, öbür gün "bağış" adıyla el değiştiren paraların aslında ne olduğu tartışılıyor. Rüşvet, irtikap, ihaleye fesat, kamu zararı, örgütlü dolandırıcılık… Bu kelimeler bir zamanlar kulağı tırmalardı. Bugün sabah kahvesinin yanında okunup geçilen sıradan başlıklara dönüştüler. Elbette son sözü yargı söyleyecek. Masumiyet karinesi, bir hukuk devletinde pazarlık konusu yapılamaz. Ama mesele tek tek dosyaların sonucundan çok daha derinde duruyor. Hiç şüphe yok ki bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket yolsuzluğun kendisi değil, o yolsuzluğa alışmasıdır. Hırsızlık her çağda vardı; asıl çürüme, hırsızlığın artık kimseyi şaşırtmamasıdır.
Belediyeler bu tablonun en görünür yüzü. İmar izninin, ruhsatın, ihalenin bir hizmet değil bir pazarlık masası hâline geldiği iddiaları büyükşehirden küçük ilçeye kadar uzanıyor. Kimi dosyada bir memurun maaşıyla bin ömürde edinemeyeceği mülkler, kimi dosyada eşin, akrabanın, sekreterin üzerine yığılmış tapular konuşuluyor. Fon soruşturmalarında ise iş daha da sinsi bir hâl alıyor. Vatandaşın birikimi, kamunun kaynağı, hayır adına toplanan para; vakıf, dernek, yatırım fonu gibi masum görünen kanallardan geçirilip kimin cebine aktığı bilinmez hâle getiriliyor. Yolsuzluk artık çantayla, zarfla dönmüyor. Dekontla, sözleşmeyle, "danışmanlık bedeli" ile dönüyor. Hukukun dili öğrenilmiş ve hukuka karşı kullanılıyor.
Bu meseleyi yalnızca siyasetin dar penceresinden okuyanlar yanılır. Operasyon haberlerine bakıldığında farklı rozetlerin aynı sanık sırasında oturduğu görülüyor. Demek ki mesele hangi partinin kazandığı değil, hangi ahlakın kaybettiğidir. Çürüme yukarıdan aşağıya akan bir sel gibi görünür; oysa esasında aşağıdan yukarıya doğru yükselen bir rutubettir. Ruhsat için "tanıdık" arayan vatandaş, sırasını bekleyen hastanın önüne torpille geçen akraba, faturasız iş yapıp "herkes böyle yapıyor" diyen esnaf, kopya çeken öğrenciye göz yuman öğretmen… Hepimiz o binanın bir tuğlasını ya ördük ya da örülürken sustuk. Büyük yolsuzluklar, küçük vicdan iflaslarının toplamından başka bir şey değildir.
Modern akıl insana bir ölçü verdi: sahip olduğun kadarsın. Kaç dairen, kaç arsan, hangi model araban var? Başarı artık vicdanla değil tapu siciliyle, banka hesabıyla ölçülüyor. Köşeyi dönmek bir marifet, işini bilmek bir meziyet sayılıyor. Dürüst insan ise saf, enayi, "hayatı bilmeyen" kişi ilan ediliyor. Bir toplum dürüstlüğü enayilikle eş tutmaya başladıysa, orada mahkemeler ne kadar çalışırsa çalışsın, adalet yalnızca kâğıt üzerinde kalır. Kanun suçluyu cezalandırabilir ama bir toplumun ahlakını onaramaz.
Bir eğitimci olarak bu haberleri okurken aklıma hep aynı soru takılıyor: Biz çocuklarımıza ne anlatıyoruz? Sınıfta "kul hakkı yenmez" diyoruz, akşam haberlerinde çocuk başka bir dünya görüyor. Tahtaya emeğin kutsallığını yazıyoruz, teneffüste çocuk emek vermeden kimlerin nasıl zengin olduğunu konuşuyor. Bazen bir öğrencinin gözünde o sessiz soruyu görüyorum: "Hocam, siz bize doğruyu anlatıyorsunuz da dünya neden böyle işliyor?" Gerek ailede gerek okulda gerek kamuda söylenenle yapılan arasındaki bu uçurum kapanmadıkça hiçbir müfredat, hiçbir değerler eğitimi programı çocuğun vicdanına ulaşamaz. Çocuk öğütle değil örnekle büyür.
Oysa bu topraklar bu derdin ilacını çoktan bulmuştu. Ahilik teşkilatı, çırağına önce "eline, beline, diline sahip ol" demeyi öğretirdi. Esnaf kusurlu malı vitrinin önüne koyar, müşteriyi aldatmayı alın yazısına leke sayardı. Akşam kepengi kapatırken "siftah ettim, komşuya buyur" diyen bir ahlak, bugün kamunun malını kendi malı sayan anlayışın tam karşısında durur. Bu ahlak bir müzede sergilenecek eski bir eşya değildir. Yeniden ayağa kaldırılması gereken bir medeniyet birikimidir. Bize lazım olan ithal bir etik kodu değil, kendi öz kaynağımızdan beslenen, nâ-ithal bir dürüstlük terbiyesidir.














