Hayatın o bitmek bilmeyen koşturmacası içinde, bazen durup omzumuzdaki yüklerin ağırlığıyla baş başa kaldığımız anlar olur. Modern dünyanın bize dayattığı "daha çok üret, daha güçlü kal, her şeye yetiş" baskısı, ruhumuzu fark ettirmeden tüketiyor. Peki, bu curcuna içinde kendi iç huzurumuzu, öz benliğimizi nasıl koruyacağız?
Bugünü sadece bireysel bir dertleşme alanı değil, hepimizin ortak sığınağı kılalım; meseleyi hem gönül erlerinin gözüyle hem de felsefe ve sosyolojinin süzgecinden geçirelim.
Yüreğimizdeki Gereksiz Yükler ve İntikam Yanılgısı
Canımız yandığında adalet arayışı bazen bizi öyle bir noktaya getirir ki, kendi kalesini içten fetheden komutanlara döneriz. İnsanı üzeni bırakıp kalbi dinginliğe emanet etmek yerine, intikamı veya sürekli bir hesaplaşmayı ruhumuza yük ederiz. Oysa Mevlânâ Celâleddin Rûmî ne güzel söyler: "Kusur arıyorsan bütün kusurlar sende." Ya da Yunus Emre’nin o duru nefesi kulaklarımızda çınlar: "Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü."
Sosyolojik açıdan baktığımızda, ünlü Alman sosyolog Georg Simmel, modern insanın ilişkilerindeki çatışmaların ve intikam hırsının bireyin içsel bütünlüğünü nasıl parça parça ettiğine dikkat çeker. Sürekli bir hesaplaşma peşinde koşmak, insanı sosyal bir varlık olmaktan çıkarıp kendi öfkesinin mahkûmu yapar. O yüzden, bazı hesapları bizim elimizle değil, ilahi adaletle sessizce kapanmaya bırakmak en büyük ferahlıktır.
"Ölçü" Meselesi: Değer Vermek ve Kendinden Eksilmemek
Toplum olarak en çok zorlandığımız alanlardan biri de "ölçüyü kaçırma" hâli. Hani halk arasında "Fazla değer, başını öne eğer" denir ya, işte o tam da insanın değer verdiği kadar değer görmeyince kendini hırpaladığı anı özetler. Fransız filozof Jean-Paul Sartre, "Cehennem diğerleridir" derken, insanın kendi değerini başkalarının onayına bağladığı an özgürlüğünü ve ruhsal dengesini kaybettiğini vurgular.
Gönül insanlarına kulak verdiğimizde Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin "İncitme, incitilme" düsturuyla karşılaşırız. Karşınızdaki insan size değer vermiyorsa, ona hak ettiği kadar yer açmak bir katılaşma değil, aksine ruhu koruma kalkanıdır. Tek taraflı fedakarlıklar bir süre sonra sömürüye ve tükenmişliğe yol açar. Zaten değmeyen biri için kendini paralamak, ruhumuza yapılacak en büyük haksızlıktır.
Karakter, Alkış ve Kalabalıkların Yanılgısı
Bir diğer büyük yanılgı ise karakterimizi kalabalıkların alkışına endekslemektir. Herkesi memnun etmeye çalışan insan, bir süre sonra kendi özünü kaybeder ve samimiyetsizleşir.
Friedrich Nietzsche, kalabalıkların peşinden giden sürü insanı olmaktansa, kendi değerlerini kendi üreten birey olma çabasını över. Gerçek insan, kalabalıkların coşkulu alkışlarıyla değil, vicdanının huzuruyla yaşar. Yunus Emre’nin "Bizim dostumuz odur ki, gizli halimizi bilir" dediği gibi, kulun en sadık dostu kendi vicdanıdır. Vicdan perdelenmişse, dünyanın alkışı neye yarar?
Zihnin Direksiyonu ve Son Söz
Ve nihayetinde, insanın kendi zihniyle kurduğu dünyaya bakmak gerekir. Stoacı filozof Epiktetos, "İnsanları olaylar değil, olaylar hakkında edindikleri düşünceler rahatsız eder" der. Kendi zihnimizde kurduğumuz cehennemde ya da cennette yaşarız. Yolumuzu çizen dış etkenler değil, zihnimizin direksiyonunu nereye kırdığımızdır.
Hülâsa kelam; gönlü ferah tutmak, kimseye haksızlık etmemek ama kendini de ezdirmemek, merhameti yol edinmek en büyük erdemdir. Hayat, bu ince dengeleri bulma yolculuğudur. İç sesimizi duymak, kalabalıkların gürültüsünü susturmak ve ruhumuzu özgürleştirmek; ancak gereksiz yüklerden arınmış bir vicdanla mümkündür. Hayatın koşturmacası içinde ölçüyü korumak, insanın kendine verebileceği en büyük hediyedir.
Hoşçakalın, dostça kalın, sevgilerimle...














