Cumhuriyet Üzerine Bir Soruşturma
Tarih boyunca insan toplulukları, "nasıl yönetilmeli?" sorusuna cevap ararken, sadece bir idari mekanizma değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi de kurmuşlardır. Bir topluluğun kaderini tayin eden yönetim biçimleri; bireyin devlete olan mesafesini, hak ve sorumluluklarını ve nihayetinde "nasıl insan" olacağını doğrudan etkilemiştir. Dünyanın neresinde ve hangi çağda yaşanırsa yaşansın, temel olarak karşımıza çıkan üç ana model; monarşi, cumhuriyet ve laiklik, toplumların karakterini şekillendiren en güçlü dinamiklerdir.
Bu kavramları insanlık tarihinin tecrübesi ve bilgelerin öğütleri ışığında ele aldığımızda, mutlak yapılar bireyi pasif birer itaat edici kılarken, cumhuriyet ve laiklik omuzlarımıza aktif bir sorumluluk yükler. Ancak bu sorumluluk bilinçten yoksun ellerde şekil değiştirdiğinde, sistemin tüm mekanizması tersine döner.
Sayısal Çoğunluk ile Nitelikli Aklın Çatışması
Demokrasi ve cumhuriyet idealde erdemli bir akıl yürütme ve halkın kendi kendini yönetme sanatıdır. Ancak Platon’un Devlet adlı eserindeki ünlü gemi metaforu bu sistemin en büyük açmazını gözler önüne serer: Gemiyi kaptan köşkünden uzaktakiler değil, denizcilikten anlayanlar yönetmelidir.
Eğer bir toplumun yüzde yetmişi sorgulamıyor, araştırmıyor, yalnızca körü körüne itaat ediyor ve sandıkta sadece birer "sayı" olarak yer alıyorsa; kalan yüzde otuzluk kesim ne kadar dahi, allame-i cihan veya ordinaryüs profesör düzeyinde olursa olsun, sonuç değişmez. Sayısal çoğunluğun cehaleti, liyakati ve bilgiyi yutar.
Bu durum, antik Yunan filozoflarının demokrasinin yozlaşmış biçimi olarak gördüğü kalabalıkların egemenliğine ya da modern çağın cehalet aristokrasisine kapı aralar. Seçim sandığı, aklın ve liyakatin süzgeci olmaktan çıkıp, popülizmin ve manipülasyonun oyuncağı haline gelir. Yüzde yetmişin cehaleti, sandık üzerinden meşrulaştırıldığında, ortaya şeklen demokratik ama özünde otokratik veya teokratik bir tek adam rejimi çıkar. Bu tehlikeli sarmaldan kurtulmak, demokrasinin yalnızca sayısal çoğunluğa indirgendiği dar bir kalıptan çıkarak, birey haklarını ve kurumları güvence altına alan hukukun üstünlüğüne dayalı çoğulcu bir rejime evrilmesiyle mümkündür.
Kulluktan Yurttaşlığa:
Büyük Türk Milleti'nin Er Meydanı
İşte bu noktada, tebaayı kul gören monarşik zihniyet ile milleti egemenliğin yegane sahibi kılan cumhuriyet anlayışı arasındaki devrimci kopuş önem kazanır. Tarih sahnesinde halkına "kullarım" diyen kibirli otokratlar, toplumu birer yönetilen nesne olarak görürken; Mustafa Kemal Atatürk, "Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak olan sizsiniz" diyerek ve iktidarı bir zümreye değil, doğrudan "Büyük Türk Milleti" ne emanet ederek akıl ve iradeyi millete teslim etmiştir. Atatürk'ün anlayışında cumhuriyet, yalnızca bir rejim adı değil, aynı zamanda kul bilincinden sıyrılmış, aklını ve iradesini kiraya vermeyen özgür bireylerin oluşturduğu erdemli bir toplum projesidir.
Gerçek Demokrasi İçin Toplumun Özelliği ve Yapılması Gerekenler
Eksik ve aksayan bu mekanizmayı düzeltmek, yalnızca oy pusulasına mahkum bir sistemle mümkün değildir.
Gerçek bir demokratik toplumun inşası için atılması gereken köklü adımlar şunlardır:
Eğitimde Zihniyet Devrimi:
Ezberci, biat kültürünü besleyen ve sorgulamayı yasaklayan eğitim modelleri derhal terk edilmeli; yerine eleştirel düşünceyi, felsefeyi, analitik okumayı ve bilimi koyan bir nesil yetiştirilmelidir.
Liyakatin Egemenliği: Siyasetin ve bürokrasinin her kademesinde cehaletin sesinin çok çıkması engellenmeli, karar mekanizmaları liyakat esaslı bir akılla yeniden yapılandırılmalıdır.
Kuvvetler Ayrılığı ve Denge-Fren Mekanizmaları: Çoğunluğun her istediğini mutlak olarak yapabildiği bir sayı diktatörlüğü yerine, azınlık haklarını koruyan, hukukun üstünlüğünü ve bağımsız kurumları esas alan güçlü denge mekanizmaları kurulmalıdır.
Kamusal Bilincin İnşası:
Medya, sanat ve sivil toplum kuruluşları, halkı manipüle eden araçlar olmaktan çıkarılmalı; topluma yaşamanın inceliğini ve vatandaşlık bilincini aşılayan birer irfan yuvasına dönüştürülmelidir.
Spinoza’nın belirttiği gibi, "Korku olmadan özgürlük olamaz;" ancak cehaletin beslediği korku ve biat, özgürlüğün en büyük mezar kazıcısıdır. Jean-Jacques Rousseau’nun uyardığı üzere, halk yalnızca sandık başında özgürdür; sandık kapandıktan sonra ise köledir. Bu sarmaldan çıkışın yolu, Friedrich Nietzsche’nin işaret ettiği gibi kitlelerin ezberine tapan "sürü insanı" psikolojisinden sıyrılarak kendi aklını kullanma cesaretini göstermkten geçer. Monarşi itaati, cehalet ise esareti kutsar; gerçek cumhuriyet ise ancak aklın ve liyakatin omuzlarında yükselen irfanla kaimdir. Aksi halde cehaletin oyuyla kurulan saltanatlar, aydınlığı bizzat karanlığa teslim eden birer hüsrandan ibaret kalacaktır.
Hoşçakalın dostça kalın sevgilerimle...














