Eğitim, insanın beden ve ruh kabiliyetlerini geliştirerek kendisine, ailesine, milletine ve insanlığa faydalı bir birey olmasını sağlayan köklü bir terbiye ve öğretim sürecidir. Bu süreç; ilmi temellere dayanan, millî kimliği gözeten, kesintisiz sürdürülen, teori ile pratiği harmanlayan ve evrensel değerlerle beslenen bütüncül bir yapıyı gerektirir. Tarih boyunca büyük düşünürler eğitimin bu hayatî rolüne dikkat çekmişlerdir. Nitekim Konfüçyüs, "Eğitim insanın karakterini, erdemini ve toplumsal uyumunu inşa eder; iyi eğitilmiş bir toplumda yoksulluk ve cehalet barınamaz" diyerek eğitimin toplumsal düzenin omurgası olduğunu vurgulamıştır. Benzer şekilde, Farabi ilmin ve felsefenin erdemle birleşmedikçe eksik kalacağını savunmuş, Sokrates ise eğitimin insan zihnindeki saklı hakikatleri ve yetenekleri gün ışığına çıkarma süreci olduğunu belirtmiştir.
Dünyada Eğitimin Zirvesindekiler ve Fırsat Eşitliği Modelleri
Eğitimde küresel ölçekte en üst düzey başarıyı yakalayan ülkelere bakıldığında, başarının temelinin mutlak fırsat eşitliğine ve kamusal eğitime dayandığı görülür. Finlandiya, okul öncesinden üniversiteye kadar tüm kademelerin tamamen devlet tarafından finanse edildiği, özel okul kavramının neredeyse bulunmadığı ve her çocuğun evine en yakın, eşit imkânlara sahip okula gittiği bir sistemle zirvededir. Güney Kore, eğitime erişimde fırsat eşitliğini sağlarken liyakate dayalı yönlendirme sistemleriyle gençleri kabiliyetlerine göre konumlandırmaktadır. Bu ülkelerde eğitim bir meta veya ticaret kalemi değil, devletin en temel ve vazgeçilmez kamusal ödevi olarak ele alınmaktadır.
Türkiye’de ise durum tam tersi bir seyir izlemektedir. Zengin kesimler çocuklarını donanımlı özel okullara ve uluslararası kurumlara gönderirken, dar gelirli ailelerin çocukları yetersiz devlet okullarına mahkûm edilmektedir. Eğitimin bu denli ticarileşmesi, yoksul çocukların nitelikli bilgiye erişimini engellemektedir. Anayasal bir hak olan eğitimin finansman yükünün ailelerin sırtına yıkılması kabul edilemez. Devlet, bütçeden eğitime ayırdığı payı artırmalı; kamusal eğitimi zengin-fakir ayrımı olmaksızın her vatandaş için en üst kaliteye ulaştırmaktan doğrudan sorumlu olmalıdır.
Atatürk’ün Eğitim İdealizmleri ve Millî-Bilimsel Vizyon
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitime millî, halkçı ve bilimsel bir nitelik kazandırmayı ülkenin bağımsızlığının ve çağdaşlaşmasının ön koşulu saymıştır. Atatürk'ün "Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder" sözü, konunun hayatiyetini en net şekilde özetler. Atatürk, eğitimin felsefesini şu idealler üzerine kurmuştur:
Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek.
Eğitimi hurafelerden arındırıp müsbet bilimlerin (pozitif bilimlerin) kılavuzluğuna emanet etmek.
Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak için akılcı ve pratik temelli bir müfredat uygulamak.
Eğitimde fırsat eşitliğini sağlayarak köylerden büyük şehirlere kadar her çocuğun kabiliyetine göre önünü açmak.
Bugün yaşanan sorunlar, Atatürk’ün bu köklü ve vizyoner eğitim idealizminden ne kadar uzaklaşıldığının en acı kanıtıdır.
Kabiliyete Göre Yönlendirme ve Beyin Göçü Çıkmazı
Mevcut sınav merkezli sistem, öğrencilerin bireysel yeteneklerini ve ilgi alanlarını yok sayarak gençleri tek tip yarış atlarına dönüştürmektedir. Çözüm, erken yaşlardan itibaren çocukların kabiliyetlerini keşfeden bilimsel bir rehberlik sistemidir. Mesleki eğitim, ara eleman değil aranan uzman yetiştiren cazibe merkezleri haline getirilmelidir. Öte yandan, üniversitelerimizde yetişen nitelikli bilim insanları, liyakatsizlik ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle yurt dışına göç etmektedir. Bu beyin göçünü durdurmanın yolu; Ar-Ge yatırımlarını artırmaktan, liyakati esas almaktan ve akademik özgürlükleri güvence altına almaktan geçer.
Hüküm ve Sonuç
Eğitim, bir ülkenin kaderini belirleyen en stratejik ve mukaddes alandır; parası olanın değil, aklı, emeği ve kabiliyeti olanın hak ettiği değeri gördüğü adil bir sistem kurulmadıkça kalkınma hamleleri eksik kalmaya mahkûmdur. Millî, bilimsel, evrensel ve fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim düzenini tesis etmek bir lütuf değil, devletin en temel asli görevidir. Türkiye, çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine ancak ve ancak genç zihinlerini hür bırakarak, eğitime ticarî bir mal olarak değil, insanlığın ortak erdemi olarak yaklaştığı takdirde yükselecektir.
Hoşçakalın dostça kalın sevgilerimle...