Sabah kahvesini yudumlarken veya akşam sokakta yürürken etrafımıza baktığımızda karşılaştığımız tablo hep aynı: Derin bir öfke, bitmek bilmez bir kutuplaşma ritüeli ve herkesin haklı çıkma telaşı. Tarih boyunca filozoflar, iktidarların toplumları kontrol altında tutmak için başvurduğu en eski ve en etkili yöntemin “böl ve yönet” taktiği olduğunu Niccolò Machiavelli’nin eserlerinden ve siyaset felsefesinin derinliklerinden izlemişlerdir. Günümüz toplumsal manzarasına baktığımızda da benzer bir mekanizmanın işlediğini görmekteyiz; insanları kimlikleriyle, inançlarıyla ve düşünceleriyle birbirine düşürenler, aslında toplumu sosyal adalette ve hakça paylaşımda birleşmekten alıkoymaktadırlar. Karl Marx’ın üretim ilişkileri ve yabancılaşma teorilerinde vurguladığı gibi, ekonomik adaletsizliklerin üzerini kimlik çatışmalarıyla örtmek, sömürü düzeninin devamlılığını sağlar. Bugün halkın birbirini suçlarken sorması gereken asıl sorular ortada durmaktadır: Hakkımızı kim yiyor, hukuku kim eğiyor, adaleti kim eksiltiyor?
Siyasetin ahlaki zeminleri aşındığında, toplum yalnızca siyasete olan güvenini değil, adalet duygusuna olan inancını da yitirir. Baruch Spinoza’nın siyaset felsefesinde belirttiği üzere, “Korku, akıldan yoksun bir güvensizliktir.” İthamlar, çıkar ilişkileri, yolsuzluk iddiaları ve hesap vermekten kaçınma sıradanlaştığında, toplumsal çürüme kapıya dayanır. Yolsuzluğun normalleşmesi, hukukun kişilere göre eğilip bükülmesi ve cehaletin güçlenmesi, kurumsal yapının çöküşünün en net göstergesidir.
"Ahlak, herkesin yaptığını yapmak değil, herkes yaparken bile yanlış olanı reddedebilmektir. Cehalet ise kalabalıktır." (Immanuel Kant)
Akademi ve bilim sahası da bu yozlaşmadan payını almaktadır. Bir ülkede profesör sayısı hızla artabilir; ancak bilimin ağırlığı ve evrensel bilgi birikimine yapılan katkı aynı oranla yükselmiyorsa, çoğalan şey bilim değil, yalnızca unvândır. Üniversiteler unvan dağıtan bürokratik mekanizmalara dönüştüğünde, aydınlık fikirler değil, vasatlık tahta çıkar.
Tarihçi İbn-i Haldun’un Muaddime’sinde belirttiği gibi, “Coğrafya kaderdir; ancak akıl ve üretimle işlenmeyen coğrafya sadece bir cehennemdir.” Hiçbir devlet dini yapıları, simgeleri veya binaları çoğaltarak zenginleşmemiştir; kalkınma fabrikalarla, laboratuvarlarla, bilimle ve özgür akılla mümkündür.
Ne yazık ki günümüzde farklı düşünmek değil, farklı düşüneni düşman ilan etmek tehlikeli bir gelenek haline gelmiştir. Antik çağda Sokrates’in Atina mahkemelerinde “gençliğin aklını çelmekle” suçlanıp zehir tasını içmesine yol açan o kör önyargı, bugün dijital meydanlarda "vatan haini", "terörist" veya "dinsiz" yaftalarıyla yeniden üretilmektedir. Kanıtın yerini öfkenin, adaletin yerini yaftanın aldığı bir toplumda barış ve huzur barınamaz.
Düşünmeyen ve sorgulamayan kitlelerin varlığı asla tesadüf değildir; Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya analizlerinde açıkladığı gibi emperyal güçlerin bilinçli projelerinin ürünüdür. Boş zihinler kendiliğinden oluşmaz; düşüncenin değersizleştirildiği düzenlerde üretilir, susturulur ve uyuşturulur. Üstelik bir ülkenin ekonomisini ve geleceğini raydan çıkaran yalnızca kötü yöneticiler değildir; yanlış yöne giden treni alkışlarla hızlandıran kitleler de suçludur. Ters yöne giden trene ne kadar alkış tutulursa tutulsun, o tren asla doğru istasyona varmayacaktır.
Gerçeği duyunca düşünmek yerine öfkelenenler, ülkenin geleceğinden ziyade savundukları tarafın haklı çıkmasını önemserler. Oysa ülkesini gerçekten seven insan, iktidarları veya partileri değil, gerçeği savunur. Çünkü siyasetçiler ve iktidarlar gelip geçer, geride hepimiz ve ortak vatanımız kalır.
Bu körleşmenin önüne geçebilmenin tek yolu, eğitimi ve aile içi iletişimi ezberden kurtarıp eleştirel düşünce temelli bir boyuta taşımaktır. Aklını kiraya vermeyen bireyler yetiştirmeden toplumsal refahı yakalamak imkânsızdır.
SONUÇ:
Adaletin yerine yaftanın, liyakatin yerine sadakatin konduğu hiçbir düzen payidar olamaz. Bugün, emperyal güçlerin ve içsel sömürü düzeninin oyunlarını bertaraf edecek cesur fikir insanlarına ne kadar ihtiyaç varsa; biat kültürüyle beslenen kalabalıklara karşı, aklını kiraya vermeyen, düşünen, sorgulayan ve özgür düşünceden yana olan erdemli kitlelere de bir o kadar ihtiyaç vardır. Ne demiş büyük ozan Âşık Veysel: "Küsmedim insanlara, küsmedim hiç kimseye..." ama cehalete ve haksızlığa karşı da susulmaz. Kurtuluş; ancak özgür aklın, bilimin, liyakatin ve sarsılmaz bir adalet bilincinin yeniden tesisiyle mümkündür.
Hoşçakalın, dostça kalın, sevgilerimle...