Türkiye, yaklaşık yarım asırdır terörün ağır yükünü omuzlarında taşıyan bir ülkedir. On binlerce evladını şehit vermiş, binlerce gazi ve 2,3 trilyon Dolarlık ekonomik kayba uğramış bir devletin, elbette en büyük arzusu terörün tamamen sona ermesidir.
Dolayısıyla "Terörsüz Türkiye" hedefine kimsenin itirazı olmaz, olamaz…
Ancak mesele sadece hedef değil, o hedefe ulaşırken hangi yöntemlerin benimsendiğidir.
Yani doğru hedefe yanlış yol ve yöntemlerle gidilemez…
Bugün sorgulanması gereken de tam olarak budur.
"Terörsüz Türkiye" süreci kamuoyuna sunulurken en çok vurgulanan husus, PKK ile herhangi bir pazarlığın sözkonusu olmadığı idi.
Sürecin ilk günlerinde Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan ve TBMM Başkanı Sn. Kurtulmuş’un ağzından:
"Hiçbir pazarlık yok."
"Hiçbir al-ver yok."
"Terör örgütüyle müzakere yok." ifadelerini duydu kamuoyu…
Bu açıklamalar yalnızca siyasi bir söylem değildi, devlet adına güçlü bir irade beyanıydı.
Aradan geçen zaman diliminde ise kamuoyunun önüne bambaşka bir tablo çıktı.
TBMM'de komisyonlar kuruldu...
Milletvekillerinden oluşan bir komisyon İmralı’da bebek katilini ziyaret etti…
Terörist başına “Önder” ve “Koordinatör” payeleri verildi…
"Umut hakkı" ve Anayasa'nın bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin tartışmalar gündeme geldi...
Hukukun “genellik, soyutluk ve eşitlik ilkesi ihlal edilerek PKK militanlarına özel af çıkarmak için yeni yasal düzenleme çalışmaları Meclis gündemine alındı...
Bütün bunlar ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Eğer pazarlık yapılmadıysa, bugün konuşulan bu başlıklar neyin nesi?
Milletin bu soruya açık ve ikna edici bir cevap istemesi en doğal hakkıdır.
Terör örgütü yıllarca "silahlı suç örgütü" olarak tanımlandı.
Devletin bütün kurumları, terörle mücadeleyi aynı kararlılıkla yürüttü.
Binlerce güvenlik görevlisi, korucu ve sivil vatandaş bu uğurda hayatını kaybetti.
Şimdi ise, yıllarca yok edilmesi için mücadele edilen eli kanlı örgütün, siyasi sürecin muhataplarından biri hâline getirildiğidir.
İşte asıl rahatsızlık da burada başlamaktadır.
Çünkü terörle mücadelede en önemli unsur yalnızca askeri başarı değildir.
Psikolojik üstünlüğün korunması da en az güvenlik kadar önemlidir.
Terör örgütünün muhatap alınması yönünde oluşacak her algı, yıllarca verilen mücadelenin anlamını tartışmalı hâle getirir ve Kandildeki militanları motive eder…
Bu bağlamda, sorun "terör" olmaktan çıkarılıp "Kürt Meselesi" eksenine oturtulduğunda, PKK'nın bütün Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi gibi algılanması riski doğmaktadır. Oysa milyonlarca Kürt vatandaşımız, Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit, onurlu ve asli unsuru olarak terör örgütüyle hiçbir bağ kurmadan hayatını sürdürmektedir.
Bu nedenle terör örgütü ile vatandaş arasındaki çizginin net biçimde korunması, toplumsal birlik açısından büyük önem taşımaktadır.
Uzun yıllar "terör sorunu" denilen mesele, giderek etnik kimlik ekseninde tartışılmaya başlanmıştır.
PKK etnik kimliği temsil eden bir yapı değil; silahlı yöntemleri benimsemiş, emperyal güçlerin aparatı olan Marksist/Leninist bir terör örgütüdür.
Bu iki konunun birbirine yaklaştırılmasında, en büyük haksızlık yine terörü reddeden Kürt vatandaşlarımıza yapılmaktadır.
Sorunun adı yanlış konulduğunda, çözümün de yanlış zeminde aranması kaçınılmaz olur.
Süreci savunanlar sık sık "devlet aklı" kavramına vurgu yapıyor.
Ancak devlet aklı; günü kurtaran siyasi hesapların değil, milletin uzun vadeli çıkarlarının adıdır.
Bu nedenle kamuoyunda dile getirilen bazı soruların cevapsız bırakılması mümkün değildir.
Bu bağlamda eski CİA yetkilisi G. FULLER ve H.BARKLEY’in (üzerlerine ne vazife ise) 1999 yılında yayımladıkları “Türkiye'nin Kürt Meselesi” adlı kitabı incelendiğinde, “Terörsüz Türkiye” sürecinin adeta bir senaryosu olduğu görülecektir. Kitapta, Mecliste komisyon kurulmasından terör örgütü ile görüşmelere varıncaya kadar bütün ayrıntılar yazılmış ve bugün ilgililer de figüran olarak rollerini oynamaktadırlar.
Diğer taraftan, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde Türkiye’nin Suriye, Irak, Libya ve Ortadoğu politikası, yürütülen Terörsüz Türkiye sürecinin hangi halkasını tamamladığı da ayrı bir yazı konusudur.
Şeffaflığın olmadığı yerde spekülasyon büyür; belirsizlik arttıkça güven azalır.
Devlet, sadece güvenlik gücüyle ayakta durmaz.
Devleti güçlü yapan, yöneticiler nezdinde vatandaşın devletine duyduğu güvendir.
Eğer toplum, dün söylenenlerle bugün yapılanların birbirini tutmadığı kanaatine varırsa, bunun bedelini sadece siyaset değil, devlet kurumları da öder.
Şehit ailelerinin, gazilerin ve yıllarca teröre karşı mücadele eden korucuların vicdanını yaralayacak her adım, toplumsal birlik açısından doğru sonuç doğurmaz.
Terörle mücadelede kazanılan askerî başarı, siyasette yapılacak yanlış tercihlerle gölgelenmemelidir.
Türkiye'nin ihtiyacı, terörün hiçbir biçimde meşruiyet kazanmadığı; aynı zamanda hukuk devleti, demokrasi ve insan haklarının eksiksiz işletildiği güçlü bir devlet düzenidir.
Çünkü terörü besleyen yalnızca silah ve emperyalist güçlerin desteği değildir. Hukuksuzluk, adaletsizlik, yoksulluk, fırsat eşitsizliği ve umutsuzluk da terör örgütlerinin en önemli propaganda alanlarıdır.
Bu nedenle Ülkemizde terörün insan kaynağını kurutacak asıl formül;
Silahı susturmanın yolu, devleti zayıflatacak tartışmalar değil; devleti hukukla daha da güçlendirmektir.
"Terörsüz Türkiye" elbette hepimizin ortak idealidir.
Ancak;
Hiçbir ideal, milletin hafızasını yok sayarak gerçekleştirilemez.
Hiç kimse, "Dün pazarlık yoktu." deyip bugün militanlara özel af içerikli yasal düzenleme yapılmasını sorgulanamaz hâle getiremez.
Millî Mücadele’yi yapan, Cumhuriyet’i kuran ve Türk milletinin temsilcilerinden oluşan Gazi Meclisten on binlerce vatandaşımızı şehit etmiş olan bölücü terör örgütüne af çıkamaz, çıkartılmamalı.
Hiç kimse, milletin aklını küçümseyemez.
Ve hiçbir siyasi hedef, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yıllardır terörle mücadelede ödediği ağır bedellerin unutulmasını gerektirmez.
Millet, slogan değil açıklama bekliyor.
Temenni değil şeffaflık istiyor.
Çünkü güçlü devlet, gerçekleri konuşmaktan korkmayan devlettir.
Terörle mücadelede kalıcı sonuç almak yukarıda da belirtildiği üzere; hukuka, demokrasiye, adalete ve milli birliğe yaslanan devlet politikalarıyla mümkündür. Bunun dışındaki her yol, bugün alkış alsa bile yarın yeni tartışmaların kapısını aralayacaktır.