İnsanlık tarihi, varoluşun ve ahlakın kaynağını anlamaya yönelik bitmez tükenmez bir arayışla doludur. Bu arayış; ontoloji (varlık felsefesi) ile ahlak felsefesini, ilahi vahiyle akli sezgiyi aynı potada eritir. Antik Yunan’ın rasyonel temellerinden Semitik dinlerin vahiy merkezli evren tasavvuruna, tasavvufi derinliklerden ahlaki yozlaşma ve doğruluk olgusuna kadar uzanan bu geniş yelpaze; insanın evrendeki konumunu, yaratılış gayesini ve ahlaki sorumluluklarını gözler önüne sermektedir.
Bu makale, İslam'da ve Antik Yunan'da yaratılış kavramlarını, İslam ve Hristiyanlıkta ex nihilo (yoktan var etme) ilkesini, Sokrates’in ahlak anlayışı ile doğuştan gelen a-priori kodları, yalan ile şirk kavramları arasındaki derin farkı ve nihayetinde Kur’an-ı Kerim’de cennetle müjdelenen dört sınıfı ele almaktadır.
İslam’da ve Antik Yunan’da Yaratılış Tasavvuru
İslam inancına göre evren ve varlık, Yaratıcı'nın irade, ilim ve kudret sıfatlarının tecellisiyle meydana gelmiştir. Yasin Suresi'nin son ayetlerinde de belirtildiği üzere, Allah’ın "Ol" emriyle her şey varlık alanına çıkmaktadır. Bu süreç, ilahi iradenin ve tekvinin (yaratma fiilinin) eseri olan tanrı referanslı bir sistemdir.
Modern bilimin Big Bang (Büyük Patlama) teorisiyle izah ettiği ve başlangıçta sıfır hacimli, sonsuz bilgi (enformasyon) ihtiva eden bir "minimum paket program" olarak nitelendirilebilecek evrenin ilk anı, ilahi "Ol" emrinin bilimsel düzlemdeki karşılığıdır. Bu oluş yasası, Yaratıcı'nın evrene koyduğu kurallar çerçevesinde türlerin ve varlığın evrilerek çeşitlenmesine imkan tanımıştır.
Buna karşılık Antik Yunan felsefesinde varlık ve oluş, ezelî olarak düşünülen maddenin tanrı veya tanrılar tarafından form verilmesiyle, yani maddenin işlenmesiyle meydana gelir. Yunan inancında madde ezelîdir; mitolojik dönem tanrıları ise sonradan var olmuş varlıklar olarak kabul edilir. Bu yönüyle İslam’ın "yoktan var etme" (ex nihilo) telakkisi ile Grek felsefesinin "hazır maddeyi şekillendirme" anlayışı birbirinden ayrılır.
Semitik Dinlerde ve Tasavvufta Ex Nihilo (Yoktan Var Etme) Meselesi
Eski Grek-Yunan düşüncesinde hâkim olan “Ex nihilo nihil fit” (Yoktan hiçbir şey çıkmaz, var olan hiçbir şey de yok olmaz) kuralı, maddeyi ezelî kabul eden bir felsefenin ürünüdür. Ancak Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi Semitik dinler, evrenin ve maddenin Yaratıcı tarafından mutlak bir yokluktan (hiçlikten) iradi bir fiille var edildiğini savunurlar.
Hristiyan ve Müslüman mistikler (tasavvuf ehlî), bu meseleyi açıklarken Vahdet-i Vücud veya ilahi tecelli kavramlarına başvururlar. Tasavvufi perspektife göre varlık, Hak'çılık aynasında Yaratıcı'nın kendi cemalini ve esmasını görmek istemesinin bir neticesidir. Yokluk (adem), Yaratıcı'nın sonsuz kudretinin tecelli etmesi için bir zemin teşkil etmiş; ilahi aşk ve irade, kainatı yokluktan varlık sahnesine çıkarmıştır.
Sokrates’in Ahlakı ve İnsanın Zihnindeki İlahi Kodlar (A-Priori Arkeler)
Antik Yunan’da ahlak bilimi ve felsefesinin kurucusu olan Sokrates, doğruluğu ve dürüstlüğü ile tanınan müstesna bir filozof idi. Sokrates, cahillerin (hakikatten habersiz olanların) yalan söylediğini, aklını ve basiretini kullanan erdemli insanların ise bilerek yalan söylemeyeceğini savunuyordu.
Sokrates’in bu yaklaşımı, İslam düşüncesindeki fıtrat kavramıyla büyük bir uyum gösterir. Sokrates, insan zihninde, beyin veya kalbinde Yaratıcı tarafından ekilmiş doğuştan gelen a-priori (otomatik olarak var olan) birer "arke" (ilk ilke) ve iyilik-doğruluk şifrelerinin bulunduğunu ifade ediyordu. İnsan, akıl ve vicdanını devreye soktuğunda bu ilahi kodlara ulaşır.
Gerek aklını selim bir şekilde kullanan rasyonel filozoflar gerekse ilahi vahye boyun eğen müminler; "İnsan-ı Kamil" mertebesine ulaşmış, kalpleri ilahi nurla dolmuş şaheser bireylerdir.
Yalanın Mahiyeti: Günah, Münafıklık ve Şirk Kavramlarının Farkı
Ahlaki düzlemde yalan, insan ruhunu kirleten ve hakikati perdeleyen en temel olumsuzluktur. İslamî ve ahlaki literatürde yalanın konumu şu şekilde tasnif edilir:
Cennetle Müjdelenen Dört Sınıf (Nisa Suresi Ekseninde)
Kur’an-ı Kerim’de, özellikle Nisa Suresi’nde, doğruluğu ve dürüstlüğü ilke edinen, yalandan arınmış seçkin kulların cennetle müjdelendiği bildirilmektedir. Bu bağlamda dini ve tarihi perspektifte öne çıkan dört sınıf şunlardır:
Yalan, insan ruhu için bir turnusol kağıdıdır. Bilerek yalan söyleyen ve bunu alışkanlık haline getirenlerin erdemli ve kâmil bir insan vasfını taşıması mümkün değildir. Buna karşılık, doğruluğu dürüstlüğü adet haline getirenler; ilahi rahmetin muhatabı ve cennetle müjdelenen "Sıddıklar", "Şehitler" ve "Salihler" kervanının yolcularıdır. Ne mutlu yalandan uzak kalanlara ve hakikatin izinden yürüyenlere!