Günlük hayatta sürekli bir şeylerin "neden" olduğunu düşünürüz: Su kaynadığı için buharlaşır, taş atıldığı için cam kırılır. İşte bir olayın (neden) başka bir olayı (sonuç) ortaya çıkarması durumuna nedensellik diyoruz. Ancak tarihte düşünürler, bu bağın gerçekten var olup olmadığını derinden sorgulamıştır.
Klasik felsefenin kurucusu Aristoteles, evrendeki her şeyin var oluşunu ve değişimini dört temel nedene bağlamıştır:
Aristoteles’e göre doğada hiçbir şey nedensiz değildi ve neden ile sonuç arasında zorunlu bir bağ vardı.
Antik Çağ'daki Şüpheciler (Septikler), duyu organlarımızın bizi yanıltabileceğini söyleyerek nedenselliğin kesinliğine karşı çıktılar. İslam dünyasının büyük düşünürü Gazali de 11. yüzyılda bu kuşkuculuğu mantıksal ve dini bir zemine taşıdı.
Gazali, pamuk ile ateş örneğini verir: Ateş pamuğa değdiğinde pamuk yanar. Biz genellikle ateşin pamuğu "zorunlu olarak" yaktığını sanırız. Ancak Gazali’ye göre biz sadece iki olayın arka arkaya gerçekleştiğini görürüz; ateşin pamuğu yakan asıl güç olduğunu (yani aralarındaki görünmez zorunlu bağı) gözlemleyemeyiz. Yanma eylemini yaratan doğrudan Allah’tır. Olayların bu sırayla gerçekleşmesi zorunluluktan değil, İlahi düzenin bir alışkanlığından (âdetullah) ibarettir.
Örneğin, bilardo masasında beyaz topun kırmızı topa çarpıp onu hareket ettirdiğini görürüz. Ama gördüğümüz şey sadece "çarpma" ve ardından gelen "hareket"tir. Aradaki o "zorunluluk" bağını gözümüzle göremeyiz. Hume der ki: Nedensellik, doğanın değişmez bir kanunu değil, sadece insanın zihinsel bir alışkanlığıdır.