Yazmış olduğumuz metin; insanın yaratılış gayesini, vicdan olgusunun ontolojik (varlıksal) temelini ve günümüz dünyasının sosyolojik ve ahlaki açmazlarını çok derin bir felsefi ve teolojik perspektifle ele almaktadır.
İslam ve semitik inanç geleneklerinde vicdan; Yaratıcı’nın merhamet, kelam, sevgi ve güven başta olmak üzere tüm güzel isim ve sıfatlarının (esmalarının) insanın iç dünyasındaki en doğrudan tecellisidir. Rabbimiz, insanı arzda halife kılarken, bu ilahi özleri ve potansiyelleri her insanın fıtratına bir emanet olarak yerleştirmiştir.
Doğuştan (apriori) gelen bu vicdanî öz, potansiyel bir merhamet ve adalet çekirdeğidir. İnsan vasfını taşıyan her birey, bu içsel pusulayı canlı, aktüel ve aktif tuttuğu sürece hakiki insanlık ve vicdan sahipliği vasfını kazanır. Ancak bu ilahi mirası aktualize edemeyen, yani potansiyeli eyleme ve ahlaka dönüştüremeyen bireyler; insanlık mertebesinden uzaklaşarak "beşer" düzeyine gerilerler.
Bu durumdaki kişilerin vicdanı zamanla taşlaşır, kararılaşır ve işlevini yitirir. Özünü unutan bu beşerî kimlik, bir süre sonra ahlaki yozlaşmanın da etkisiyle şeytanlaşmış insan karakterine bürünür.
Bugünün dünyası, özünü korumaya çalışan vicdan sahibi insanlarla, insani vasıflarını yitirmiş beşerler arasında çetin bir mücadelenin sahnesidir. Çevremize baktığımızda;
Maalesef günümüzde bu profiller toplumun çok büyük bir kesimini, hatta kahir ekseriyetini temsil etmektedir. Siyasette, ekonomide, bürokraside ve sosyal hayatın pek çok alanında görünürde daima bu kesimler söz sahibidir. Buna karşın; salih, sıddık, şahit ve adalet timsali vicdanlı insanlara gerek kamusal gerekse toplumsal alanlarda adeta yaşam alanı bırakılmamakta; bu makamlar ekseriyetle vicdanını yitirmiş kimseler tarafından işgal edilmektedir.
İyilerin ve erdemli insanların bu kuşatılmışlık hissiyatı, ister istemez kitleleri bir kurtarıcı beklemeye sevk etmektedir. Dinler tarihine ve semitik geleneklere bakıldığında, bu beklentinin karşılığı olarak Mesih inancı ön plana çıkar. İnsanlık, tarih boyunca çektiği sancılardan ve kurulan bu "deccalî" zulüm düzeninden kendisini kurtaracak ilahi bir figürün gelmesini arzu etmiştir. Kimi zaman bir avuntu, kimi zaman da tarifsiz bir umut olan bu beklenti, sıkça başvurulan bir sığınak olmuştur.