İnsan dünyaya bir yüzle gelir; fakat hayat boyunca ona nice yüzler takılmak istenir.
Aile başka türlü ol der, çevre başka türlü… Zamanın modası, toplumun beklentisi, makamın ağırlığı, menfaatin hesabı derken insan bazen öyle çok değişir ki sonunda kendi sesini kalabalığın sesinden ayıramaz hâle gelir.
İşte asıl kayıp burada başlar:
İnsanın dünyayı kaybetmesi değil, kendisini kaybetmesi.
Yunus’un gönül ikliminden bakarsak insan, etten ve kemikten ibaret değildir. İçinde incitilmemesi gereken bir gönül, korunması gereken bir cevher vardır. İnsan kendisine yabancılaştığında aslında o gönül evinden uzaklaşır.
Çünkü insanın kendisini bulması, nefsini büyütmesi değil; nefsinin gürültüsünü azaltıp yaratılışındaki özü işitebilmesidir.
“Kendim olacağım” demek, “Canım ne isterse onu yaparım” demek değildir.
Tam tersine…
Kendin olmak, nefsinin istediği kişi olmakla, hakikatin senden istediği kişi olmak arasındaki farkı anlayabilmektir.
Mehmet Âkif’in insan anlayışında şahsiyet vardır. Eğilip bükülmeyen bir karakter, çalışkanlık, doğruluk, vakar ve sorumluluk… İnsan rüzgâr hangi taraftan eserse oraya dönen bir yaprak olmamalıdır.
Bugün alkışlananı yarın inkâr eden, güçlü karşısında susup zayıf karşısında kabaran, menfaatine göre dost ve düşman değiştiren bir insan belki çok şey kazanabilir; fakat bir şeyi kaybeder:
Şahsiyetini.
Ve insan şahsiyetini kaybettiğinde, serveti artsa ne olur?
Makamı yükselse ne olur?
Adını herkes bilse ne olur?
Kendi vicdanının karşısında başını kaldıramıyorsa hangi başarı onu kurtarabilir?
Sezai Karakoç’un düşünce dünyasından baktığımızda ise mesele yalnızca “kendin olmak” da değildir. İnsan bazen kendisini de yeniden inşa etmek zorundadır.
Çünkü çağ insanın üzerine toz serpiyor.
Tüketim başka bir şey söylüyor.
Gösteriş başka…
Sosyal çevre başka…
Kalabalıklar insana sürekli:
“Bize benzersen değerlisin.”
diyor.
Hakikat ise sessizce:
“Özüne dön.”
diye çağırıyor.
İşte diriliş belki tam burada başlıyor.
Başkalarına benzemekten vazgeçip insanın kendi yaratılışındaki emaneti fark etmesiyle…
Fakat kendine dönmek kolay değildir.
Çünkü bazen insanın en büyük hapishanesi dört duvar değil, “El âlem ne der?” cümlesidir.
Sevdiğini söyleyemez.
Yanlışına yanlış diyemez.
Haksızlığa karşı çıkamaz.
İstemediği hâlde “evet” der.
Ağlamak istediğinde güler.
Yorulduğunda güçlü görünür.
Ve yıllar geçtikçe kendi hayatını değil, başkalarının kendisinden beklediği hayatı yaşamaya başlar.
Sonra bir gün yalnız kaldığında şu acı soruyla karşılaşır:
“Ben bu hayatın neresindeyim?”
İnsan işte o sorudan kaçmamalıdır.
Çünkü insanın kendisiyle karşılaşması bazen acıtır; fakat iyileşme de oradan başlar.
Yunus’un gönlü bize sevgiyi hatırlatır.
Âkif’in sesi şahsiyeti…
Karakoç’un diriliş düşüncesi ise yeniden ayağa kalkmayı…
Üçünden bize kalan büyük ders şudur:
Kendini bul; fakat nefsinde değil, hakikatte bul.
Dik dur; fakat kibirle değil, şahsiyetle dur.
Değiş; fakat başkalarına benzemek için değil, daha iyi bir insan olmak için değiş.
Çünkü kendin olmak kusurlarına sarılıp “Ben buyum” demek değildir.
Öfkeliysen öfkeni terbiye edeceksin.
Kibirliysen nefsini eğiteceksin.
Kırdıysan özür dileyeceksin.
Yanıldıysan döneceksin.
Düştüysen kalkacaksın.
Ama bütün bunları yaparken özündeki merhameti, vefayı, vicdanı ve doğruluğu kaybetmeyeceksin.
Bir ağacın başka ağaca benzemek gibi bir derdi yoktur. Gül, menekşeyi kıskanmaz. Irmak, denize giderken başka bir ırmağın yatağını taklit etmez.
İnsana ne oldu da kendisi olmaktan utanır hâle geldi?
Belki çağımızın en büyük fakirliği para azlığı değildir.
Kendisi olabilen insan azlığıdır.
Öyleyse aynanın karşısına geçtiğimizde yalnızca yüzümüze değil, içimize de bakalım:
Bu yüzün ardındaki insan hâlâ benim mi?
İnandıklarımı yaşayabiliyor muyum?
Sevdiğimi koruyabiliyor, haksızlığa karşı durabiliyor muyum?
Yoksa birkaç kişinin takdiri uğruna kendimden parça parça mı vazgeçiyorum?
Unutmayalım:
İnsan dünyaya başkasının kopyası olmak için gönderilmedi.
Her insan ayrı bir emanet, ayrı bir imtihan, ayrı bir hikâyedir.
Ve ömür bittiğinde bize, kaç kişiye benzediğimizden çok, bize emanet edilen insanı ne yaptığımız kalacaktır.
Onun için mesele sadece:
“Kendin olmaya cesaret edebilir misin?”
değildir.
Asıl soru şudur:
Kendini bulduğunda, onu hakikatle güzelleştirmeye; Yunus gibi gönül yapmaya, Âkif gibi şahsiyet sahibi olmaya ve Karakoç’un işaret ettiği gibi her düşüşten sonra yeniden dirilmeye cesaret edebilir misin?
Çünkü insanın en büyük zaferi başkasını yenmesi değil;
kendisini kaybetmeden bu dünyadan geçebilmesidir.