İbn Rüşd, Aristotelesçi nedensellik ilkesini Peripatetik (Meşşâî) geleneğin zirvesine taşıyarak hararetle savunmuştur. İbn Rüşd’ün nedensellik teorisindeki özgün konumu, özellikle İmam Gazâlî’nin Tehâfütü'l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserinde ortaya koyduğu nedensellik eleştirisine karşı kaleme aldığı Tehâfütü't-Tehâfüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) eserinde belirginleşir.
Her iki düşünür için de nedensellik, evrenin anlaşılabilir olmasını sağlayan temel akıl ilkesidir. Aristoteles bu yapının mimarisini kurmuş, İbn Rüşd ise Orta Çağ'ın teolojik eleştirileri karşısında bu yapıyı rasyonel ve felsefi bir zorunluluk olarak savunmuştur.
Tarihsel ve kültürel bağlamları tamamen farklı iki ayrı çağa ait olmalarına rağmen, 11. yüzyıl İslam düşünürü Gazzâlî (el-Munkızu mine’d-Dalâl ve Tehâfütü’l-Felâsife yazarı) ile 18. yüzyıl Aydınlanma filozofu David Hume (A Treatise of Human Nature ve An Enquiry Concerning Human Understanding yazarı), nedensellik eleştirisi söz konusu olduğunda şaşırtıcı bir paralellikte buluşurlar. Her iki düşünür de doğadaki nesneler arasında zorunlu bir "neden-sonuç" bağı bulunmadığını, gördüğümüz düzenin nesnelerin kendi içsel gücünden değil, zihinsel bir alışkanlıktan veya tekrardan kaynaklandığını savunmuştur.
Ancak bu iki isim nedensellik noktasındaki bu ortak gözlemden yola çıkmalarına rağmen, ulaştıkları metafiziksel hedefler, zihin felsefeleri ve bilgi kuramları (epistemoloji) açısından belirgin biçimde ayrılırlar.
Gazzâlî ve Hume, nedenselliği eleştirirken neredeyse aynı düşünsel deneyleri ve argümanları kullanırlar:
İki düşünürün nedenselliği temellendirme biçimleri ile zihne yükledikleri roller oldukça farklıdır:
Hume'un zihin felsefesi deneyimci (ampirist) bir temele oturur. Zihindeki her bilgi, duyusal izlenimlerin (impressions) ve bunların kopyaları olan idelerin (ideas) bir bileşenidir. Hume için zihin; akıp giden algılardan, duygulardan ve düşüncelerden oluşan bir "algılar demeti" (bundle of perceptions) veya bir sahnedir. Zihnin ötesinde aşkın veya ruhani bir "öz/cevher" yoktur. Zihin, sadece geçmiş izlenimlerin tekrarlanmasıyla olasılıklar üzerinden çağrışımlar (benzerlik, yakınlık, nedensellik) kuran duyusal bir mekanizmadır.
Gazzâlî’nin zihin anlayışı ampirik sınırlarla kısıtlı değildir. Zihin veya akıl (akl), fiziksel dünya ile sınırlı kalındığında yetersizdir. Gazzâlî'de zihin/kalp (kalb/ruhu'l-insânî), aşkın aleme (Melekût) açık olan, ilahi hakikatleri kavrama kapasitesine sahip ruhani bir cevherdir. Gazzâlî ampirik ve akli bilginin sınırlarını kabul etmekle birlikte, hakikatin nihai seviyesine ancak akıl ve duyuların ötesindeki "nebevi nur" / "keşf" / "sezgi" ile ulaşılabileceğini savunur.
Gazzâlî ile Hume arasındaki en köklü kopuş, nedensellik eleştirisinin neye hizmet ettiği noktasında ortaya çıkar.
Gazzâlî, Aristotelesçi/Meşşâî filozofların (İbn Sînâ ve Fârâbî) "doğal zorunluluk" ve "ezeli nedensellik" anlayışına karşı çıkar. Çünkü doğada nesnelerin kendi zorunlu güçleri olduğuna inanmak, Tanrı'nın özgür iradesini ve mucizeleri (örneğin Hz. İbrahim'in ateşte yanmaması) imkânsız kılar. Gazzâlî nedenselliği zihinsel bir alışkanlığa indirgeyerek fail-i muhtar (özgür irade sahibi) olan Tanrı’yı merkeze yerleştirir. Ateşi yakan ateşin kendi doğası değil, o anda yanmayı yaratan Tanrı’dır (Meşiet-i İlâhiyye). Gazzâlî’nin şüpheciliği, Tanrı'nın mutlak kudretine ve metafiziğe alan açan teolojik bir araçtır.
Hume ise nedensellik eleştirisini tam tersi bir amaçla, yani metafiziği ve teolojik argümanları (Kozmolojik Delil gibi) çürütmek için kullanır. Eğer nedensellik doğadaki nesnel bir zorunluluk değil de insan zihninin bir alışkanlığıysa, bu zihinsel alışkanlığı alıp evrenin öncesine uygulayarak bir "İlk Neden" (Tanrı) çıkarımı yapmak mantıksal açıdan geçersizdir. Hume’un nedensellik eleştirisi, insanı doğaüstü kabullerden arındırıp gözlemlenebilir alana çeken seküler ve ampirist bir araçtır.
Gazzâlî ve David Hume, doğadaki nesneler arasında görünmez ve zorunlu bir "bağ" bulunmadığını, nedenselliğin esasen zihnin bir beklentisi ve alışkanlığı olduğunu tespit ederek felsefe tarihinde kesişen iki dev isimdir.
Ancak bu kesişim sadece bir yöntem benzerliğidir. Gazzâlî, nedenselliği yıkıp yerine Tanrı'nın sonsuz iradesini ve yaratımını (Sünnetullah) ikame ederek ilahiyatı meşrulaştırırken; David Hume, nedenselliğin zihinsel sınırlarını göstererek aklı ve metafiziği sınırlandırmış, bilimi ve bilgiyi insan zihninin mütevazı ampirik deneyimlerine hapsetmiştir. Gazzâlî için nedensellik eleştirisi ilahi aleme açılan bir kapı iken, Hume için nedensellik eleştirisi insan zihninin kendi sınırlarına çekilmesidir.