İbn Rüşd’e göre hakikat tektir. Bir tarafta aklın ve felsefenin ulaştığı hakikat, diğer tarafta vahyin getirdiği hakikat şeklinde iki ayrı gerçeklik bulunmaz; zira gerçek, gerçekle çelişmez. Eğer akılla kesin olarak kanıtlanmış bir sonuç ile Kur’an’ın zahirî anlamı arasında bir çelişki ortaya çıkıyorsa, sorun hakikatin kendisinde değil, metnin zahirî anlamının nasıl anlaşıldığında aranmalıdır.
Felsefe yapmak ve aklı kullanmak İslam’a aykırı değildir; aksine Kur’an, insanı evreni ve yaratılmışları düşünmeye ve incelemeye davet eder. Evrendeki nizamı ve yaratılmışları incelemek, onların yaratıcısını idrak etmeye götürür. Dolayısıyla akıl ve bilim, vahye karşı bir alternatif değil, vahyin bizzat teşvik ettiği düşünme faaliyetinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Vahiy ile aklın zahiren çatıştığı durumlarda İbn Rüşd’ün sunduğu çözüm yöntemi te’vildir; yani metnin yüzeysel (zahirî) anlamının ötesine geçerek onun derin ve mecazî anlamını araştırmaktır.
Örneğin Kur’an’daki bazı ifadeler kelimesi kelimesine (harfiyen) ele alındığında aklın kesin olarak ortaya koyduğu bir bilimsel veya akli sonuçla çelişebilir. Böyle durumlarda İbn Rüşd Kur’an’ı reddetmez; aksine aklın kesin verileriyle uyumlu biçimde metni yeniden yorumlar.
Ancak o, her ayetin herkes tarafından felsefî biçimde yorumlanması gerektiğini de savunmaz. İnsanların idrak ve anlama seviyelerinin farklı olduğunu kabul eder:
İbn Rüşd’ün buradaki temel amacı “vahyi akla feda etmek” değil, vahiy ile aklın aynı mutlak hakikatin iki farklı ifade ve ulaşma yolu olduğunu kanıtlamaktır. Günümüzdeki bazı okumalarda bu durum “din ile felsefenin uzlaştırılması” şeklinde özetlenirse de, aslına en uygun ifade onun dîni şeriat ile hikmet/felsefe arasında kökensel bir uyum bulunduğunu savunmasıdır.
Sonuç olarak İbn Rüşd felsefi gelenekte, İslam’da aklı dışlayan bir dogmatizm yerine; aklı vahyin ayrılmaz bir müfettişi ve taşıyıcısı olarak konumlandıran, ilahi hakikati akılla harmanlayan en önemli akliyeci filozoflardan biri olarak öne çıkar.