"Milli ahlakımızın ve milli hüviyetimizin temel taşını oluşturan Türk dilinin, şeref ve haysiyetiyle her zaman başımızın üstünde yeri vardır." — Mustafa Kemal Atatürk
Dil üzerine yapılan incelemeler, bir milletin yalnızca fiziki coğrafyasında değil, kelimelerinin ve kavramlarının sınırları içinde var olduğunu kanıtlamaktadır. Alman filozof Martin Heidegger’in "Dil varlığın evidir" tespiti, bir lisanın sadece anlaşma vasıtası olmadığını, bir halkın kökenini, hafızasını ve yaşama gerekçesini gösterir.
Her yıl gururla idrak ettiğimiz 26 Eylül Türk Dil Bayramı vesilesiyle hatırlamamız ve idrak etmemiz gereken en acı gerçek şudur:
Dilini kaybeden bir millet, tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur. Milletlerin var olma ya da tarihsel sahneden silinme süreci, askeri mağlubiyetlerle değil, zihinsel sömürgeleştirme ve dilin yozlaşmasıyla başlar.
1. Hayati Bir Zorunluluk Olarak Dil ve Milletin Bekası
Tarihsel süreçte milletler silahla değil, kültürlerini ve en temel taşıyıcı unsurları olan dillerini yitirdikçe asimile olmuşlardır. Bir ulusun ortak akıl ve millî şuur alanı, ancak o dilin sunduğu kavramsal derinlikle mümkündür. Dilin zayıflaması, o toplumun düşünme yetisinin dumura uğraması demektir.
Tarih boyunca bu bilincin en somut ve cesur adımlarından biri, 1377’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanıyla atılmış; "Bu günden sonra divanda, dergahda, bargahda, meclisde ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmayacaktır" iradesiyle dilimiz devlet ve toplum hayatının merkezine kazınmıştır.
Bugün Türkçenin; Baltık Denizi’nden Çin’e uzanan coğrafyada milyonlarca insan tarafından konuşulan, 13 asırlık İslam medeniyetinin irfanını sırtlamış devasa bir medeniyet havzası olduğu unutulmamalıdır. Kaşgarlı Mahmud’un Divânü Lûgati’t-Türk ile İslam dünyasına sunduğu vizyon, bugün her zamankinden daha hayati bir anlam taşımaktadır. Bu köklü mirası korumak, bu medeniyet coğrafyasında yaşayan herkesin varlık ve onur meselesidir. Ecdat yadigarı mezar taşlarını veya geçmişte yazılmış tarihî metinleri küçümsemek, bir milletin hafızasını sıfırlamak demektir. Şehirlerin meydanlarında duran silik bir kitabe ya da Nasreddin Hoca’nın türbesindeki o kadim nişane, bir halkın kökleridir; köksüz ağaçlar ise ilk fırtınada devrilir.
2. Tabelalardaki Kültürel İşgal ve Yabancı Kelime Kirliliği
Dil yaremizin en görünür ve skandal boyutu, şehirlerimizin sokaklarını ve ticaret merkezlerini esir alan yabancı tabela kirliliğidir. Bugün Türkiye’nin büyük şehirlerinde yürürken, Türkçe tabelaların yerini alan yabancı menşeli ibareler masum bir "küreselleşme" olarak savuşturulamaz. Bu durum, kamusal alanda yapılan açık bir kültürel saldırı ve kimlik erozyonudur.
Fransız filozof Voltaire’in "Diller halkların aynasıdır" sözü hatırlanacak olursa, bugünkü sokak manzaramız kendi kültürüne yabancılaşmış, öykünmeci bir zihniyetin aynasıdır. Kendi dilini ikinci sınıf gören, dükkanına yabancı dillerde isimler vererek üstünlük kazanacağını zanneden bu çarpık pratik, şehirlerimizi kimliksizleştirmekte ve insanımızı kendi vatanında yabancı konumuna getirmektedir.
3. Aşağılık Kompleksi ve "Üstün Görünme" Yanılgısı
Yabancı kelimeleri özentiyle kullanma ve tabelalara taşıma hastalığı, toplumsal ve psikolojik açıdan derin bir aşağılık kompleksinin dışavurumudur.
Kendi ana dilinin bilim, sanat ve teknoloji üretmeye yetmeyeceğini vehmeden sığ bir zihniyet, yabancı kelime öbeklerini kullanarak kendisini üstün zannetmektedir. Oysa gerçek aydınlık; kendi dilinin imkanlarına hakim olmak, o dille düşünebilmek ve üretmektir. Atatürk’ün Türk diline verdiği devrim niteliğindeki önem, dili yabancı dillerin boyunduruğundan kurtararak millî bir şuur inşa etme gayesinin ta kendisidir. Öz dilde yabancı özentiliğine sığınmak bir aydınlanma değil, zihinsel köleliğin tescilidir.
4. Kurumsal Sorumluluk ve Çağrı
Bugün Türkçe; sokaktaki tabelalarda ve kitle iletişim araçlarında sistematik bir şekilde aşındırılmaktadır. TRT gibi köklü kurumların bültenlerindeki anlatım hatalarından, popüler kültür programlarındaki yozlaşmış kalıplara kadar dilimiz katledilmektedir.
Bu bağlamda; Sayın Cumhurbaşkanımızı, ilgili bakanlıkları, TRT ve RTÜK gibi denetleyici kurumları acil tedbirler almaya çağırıyoruz. Toplumun her kesiminden yükselen bu haklı hassasiyet, geleceğimize sahip çıkma iradesidir.
Sonuç ve Hükümler
Kamusal alanda ve iş yeri tabelalarında yabancı dillerin istilasını önlemek amacıyla acilen bağlayıcı yasal düzenlemeler çıkarılmalı, Türkçeyi koruma kanunları titizlikle uygulanmalıdır.
Medya organlarında ve dijital platformlarda Türkçeyi katleden bozuk söylemlere karşı ağır idari müeyyideler derhal devreye sokulmalıdır.
Yeni nesillerin milli kimlik bilinciyle büyümesi, köklerine bağlı nesiller yetişmesi için evlatlarımıza öz Türkçe isimler verilmeli, eğitim müfredatında dil bilinci pekiştirilmelidir.
Türkçeyi korumak ve yaşatmak, devletin asli bekası ve milletin bağımsızlık taahhüdü olarak eksiksiz bir milli politika haline getirilmelidir.
26 Eylül Türk Dil Bayramı’mız kutlu olsun!
Hoşçakalın, dostça kalın, Türkçemizle kalın. Sevgilerimle...