Menü Bayrampasa Gercek Gazetecilik
Özcan KARTAL

Özcan KARTAL

Tarih: 12.09.2026 09:25

DEMOKRASİYİ VE VİCDANI YENİDEN İNŞA ETMEK

Facebook Twitter Linked-in

Siyaset kurumu, teoride toplumun ortak iradesini temsil etmek, kamu yararını gözetmek ve halkın sesini meclis kürsüsüne taşımak için var olan en kutsal kamu hizmeti alanlarından biridir. Ancak pratikte, özellikle denge ve denetleme mekanizmalarının tasfiye edildiği, tek adam merkezli rejimlerin hakim olduğu ülkelerde bu tanım tamamen anlamını yitiriyor. Türkiye’nin mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Küba’daki temsil anlayışı arasındaki uçurumdan başlayıp, parlamenter demokrasinin yıkılışına uzanan süreç; siyasetin "kamu hizmeti" mi yoksa "bireysel bir zenginleşme, dokunulmazlık ve imtiyaz kapısı" mı olduğu sorusunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
İki Farklı Dünya: Siyaset Bir İmtiyaz mı, Kamu Görevi mi?
Türkiye’de siyaset sahnesi, ne yazık ki uzun süredir bir kamu hizmeti basamağından ziyade, ekonomik ve sosyal statüyü kalıcı olarak tescillemenin en kestirme yolu olarak görülüyor. Seçim dönemlerinde sarfedilen "halka hizmet" söylemleri, meclis kapısından girildikten sonra yerini çoğu zaman yüksek maaşlara, devasa ödeneklere ve ömür boyu süren ayrıcalıklara bırakıyor.
Buna karşın, Karayipler’in sosyalist ada ülkesi Küba’da tablo tamamen farklı bir felsefeye dayanır. Küba’da Ulusal Halk İktidarı Meclisi üyeleri, yani milletvekilleri parlamenter görevlerinden ötürü Meclis'ten ayrı bir maaş almazlar. Batı ülkelerindeki gibi tam zamanlı, kariyer odaklı ve zenginleştirici bir siyasetçilik sektörü orada yoktur. Vekiller kendi normal mesleklerinde (doktor, öğretmen, çiftçi, işçi vb.) çalışmaya devam ederler; meclis çalışmalarına katıldıkları süre zarfında ise kendi asıl işlerindeki maaşları devlet tarafından güvence altına alınır.


Küba’da vekillere özel dokunulmazlık zırhları, ömür boyu büyük kıyak emeklilikler veya lüks makam araçları verilmez; üstelik seçmeninden memnun kalmadığı vekili geri çağırma yetkisi doğrudan halkın elindedir. Türkiye’deki sistem ise bu sadeliğin tam zıttı olarak, sadece iki yıl gibi kısa bir sürede hak kazanılan ömür boyu emeklilikleri ve bürokratik koltuklarla pekiştirilen çift maaş skandallarını doğurmaktadır.


Tek Adam Rejimi ve Kuvvetler Ayrılığının İnfazı
Ancak Türkiye’deki çürüme sadece ekonomik ayrıcalıklarla veya bireysel çıkarlarla sınırlı değildir. Asıl büyük kırılma, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında hayata geçirilen tek adam rejimiyle birlikte yaşanmıştır.
Demokrasinin can damarı olan güvenceli kuvvetler ayrılığı ilkesi; yasama, yürütme ve yargının tek bir merkezde, sarayın vesayetinde birleştirilmesiyle tamamen ortadan kaldırılmıştır. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir yerde ne hukukun üstünlüğünden ne de adalet duygusundan söz edilebilir. Yargının siyasallaştığı, denetleme kurumlarının işlevsizleştirildiği bu ucube sistem, devleti anayasal bir yapıdan çıkarıp keyfiliğin ve irasyonelliğin ocağı haline getirmiştir.
Lider Sultanlığı ve Susturulan Millet İradesi
Tek adam sisteminin meclisteki en acı yansıması ise lider sultanlığıdır. Güçlü bir parlamenter sistemde halkın vekilleri özgürce tartışır, mahallenin ve ülkenin gerçek sorunlarını kürsüye taşır. Oysa mevcut sistemde meclis, yürütmenin yani tek adamın kararlarını onaylayan bir "noter" konumuna indirgenmiştir.


Milletvekilleri, milletin isteği ve vicdanı doğrultusunda değil; genel merkez koridorlarında ve liderin iki dudağı arasında belirlenen çizgiye göre konuşma yapmakta, oylamalarda ise iradelerini tamamen ipotek altına sokarak liderin talimatı yönünde el kaldırmaktadırlar. Halkın oyuyla seçilen bir iradenin, tek adamın lütfuna mahkum edilmesi parlamenter demokrasinin ruhuna vurulan en ağır darbedir.


Etik Değerlerin İhlali: Parti Değiştirme ve Seçmene Hakaret
Bu karanlık tablonun en trajikomik ve etik dışı görüntülerinden biri de hiç şüphesiz parti değiştirmelerle (transferlerle) yaşanan irade gaspıdır. Belirli bir partinin amblemi, programı ve ideolojisi altında, o partiye inanan seçmenlerin oylarıyla meclise giren bir milletvekilinin, sonradan başka bir yapıya geçmesi veya "bireysel çıkarları/koltuk hesapları" uğruna saf değiştirmesi, doğrudan seçmene yapılmış bir hakaret addedilir.
Halk sandıkta bir adaya oy verirken sadece o kişinin şahsına değil, arkasındaki siyasi vizyona onay vermektedir. Vekilin bu iradeyi hiçe sayarak yön değiştirmesi, seçmenin iradesini yok saymak ve temsilde sadakat ilkesini ayaklar altına almaktır.
Acil Reçete: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ve Adaletin İnşası
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla boğuşurken, enflasyon ve adaletsizlik altında ezilirken; vekillerin ayrıcalıklı yaşamları, liderin kuklası haline gelmeleri ve iradelerini transfer piyasalarında satmaları halkın devlete olan inancını temelden sarsmaktadır.


Bu derin krizden çıkışin tek ve kaçınılmaz yolu vardır: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin yıkıcı tek adam mimarisini derhal tasfiye etmek ve güçler ayrılığı esasına dayanan, denge-denetleme mekanizmalarıyla tahkim edilmiş Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem'e geri dönmek.


Siyaset; bir kişinin mutlak iktidar alanı, zenginleşme aracı ya da imtiyaz kapısı değil; fedakarlık, liyakat ve adalet makamı olmalıdır. Adalet, ancak yasamanın yürütmeden bağımsız olduğu, yargının bağımsızlığına kavuştuğu ve milletin iradesinin liderlerin iki dudağından kurtarılıp yeniden meclisin ve halkın kendisinin olduğu gün yeniden inşa edilecektir. Aksi takdirde, artan bu derin güven erozyonu, tüm ülkenin geleceğini tehdit etmeye devam edecektir.

Hoşçakalın dostça kalın sevgilerimle...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —