Türkiye’nin son çeyrek asrı, siyasal tarihimizin en radikal dönüşümlerine sahne olurken, bu dönüşümün en ağır faturası ülkenin ahlaki ve manevi omurgasına kesilmiştir. Yüzyıllardır bu topraklarda adaletin, hakkaniyetin ve merhametin teminatı olarak görülen İslami ve insani değerler; iktidar pratikleri, çıkar ilişkileri ve pragmatist politikalar eliyle derin bir erozyona uğratılmıştır.
Bugün gelinen noktada yaşanan kriz, yalnızca ekonomik veya siyasi bir buhran değil; bizzat toplumun vicdanını ayakta tutan anlam dünyasının ve son 20-25 yılın tahribatıyla yerle yeksan olan büyük bir toplumsal ümidin enkazıdır.
Siyasetin İslamla Sınavı:
İktidarla İmtihan ve Yitiş
Yıllardır bu ülkede samimi Müslümanların yüreğinde "adil bir düzen", "ahlaklı bir siyaset" ve "yolsuzlukların biteceği" ümidi tap taze yanıyordu. Ancak son 25 yılda, özellikle iktidarın son 15 yılında yaşananlar, bu milriyarlarca insanın beslediği kutsal beklentiyi kökünden sarstı. İktidarın imkânlarıyla buluşan dindarlık, evrensel ahlaki iddialarını kaybederek bir imtiyaz ve güç mücadelesine dönüşmüştür.
Büyük düşünür İbn Haldun, Mukaddime’sinde devletlerin ve medeniyetlerin ahlaki çöküşünü ele alırken, iktidar tutkusunun ve lüksün insan fıtratını nasıl bozulmaya uğrattığını şu çarpıcı tespitle açıklar:
"Asabiyet (dayanışma ve birlik ruhu) zayıfladığında, hakikatin ve adaletin yerini menfaat ve çıkar ilişkileri alır; bu da medeniyetlerin içten çürümesine yol açar."
Bugün yaşanan tam da budur. Siyasal İslamcı pratik, iktidarın konforu karşısında kendi kutsallarını feda etmiş; dindarların dinsizleştiği, dini değerlerin ise birer siyasi aparat haline geldiği trajik bir evreye evrilmiştir.
Sosyolojik Çözülme:
"Çölleşen" Vicdanlar ve Kör Sadakat
Son yirmi yılda palazlanan bu yapı, sadece siyaseti değil, toplumsal vicdanı da çölleştirmiştir. Bilgisiz ve sorgulama yeteneğini yitirmiş kitlelerin, yaşanan adaletsizliklere, vurgunlara, talana ve ahlaksızlıklara körü körüne çanak tutması; çöl ortasında suya hasret kalanların zehirli bir kaynağa saldırması gibi trajik bir körleşmedir. Hak, adalet ve kul hakkı gibi İslam’ın en temel inanç esasları, "bizden olanlar kazansın da ne olursa olsun" mantığına kurban edilmiştir.
Ünlü sosyolog Max Weber, dinin ve inanç sistemlerinin siyasi ve ekonomik çıkarlar aracı haline gelmesi durumunda toplumların ruhunu kaybedeceğini vurgular. Ahlak filozof İmmanuel Kant ise vicdanın ve ahlaki ödev bilincinin dışsal çıkarlara feda edilemeyeceğini şu evrensel ilkeyle özetler:
"İnsanı insan yapan, her türlü çıkarın ve eğilimin üzerinde tuttuğu ahlaki aklıdır; ahlakın olmadığı yerde ne devlet kalır ne de erdem."
Türkiye'nin son 25 yılı, tam anlamıyla bu ahlaki aklın tasfiye edildiği, sadakatin liyakatin önüne geçirildiği ve kutsal değerlerin paçavraya dönüştürüldüğü karanlık bir laboratuvar olmuştur.
Durumun Vahameti ve Yıkımın Eşiği
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sıradan bir siyasi başarısızlık veya geçici bir yönetim krizinden ibaret değildir. Karşımızdaki manzara; yüzyılların inşa ettiği manevi hafızanın, ortak yaşama iradesinin ve insan onurunun dinamitlendiği büyük bir ahlaki depremdir.
Dindarların ahlaksızlaştığı, adaletin mülk olmaktan çıkıp bir zümrenin tekelinde iğdiş edildiği, vatandaşın devletine ve geleceğe olan güveninin sıfırlandığı bu enkaz, sessiz kalınarak temizlenemez.
Fransız düşünür Albert Camus, adaletsizliğin ve ahlaki çürümenin egemen olduğu düzenler için şöyle der:
"Haksızlığa başkaldırmayan, onu onaylayan demektir."
Son 20-25 yılın bu ülkeye ve bu halkın inanç dünyasına vurduğu darbe, tarihe siyah bir leke olarak geçmiştir. Bu yıkım; sadece iktidar koltuklarının sarsılmasıyla değil, ancak ve ancak hakikatin, vicdanın ve evrensel adaletin küllerinden yeniden doğmasıyla aşılabilir. Aksi takdirde, kaybedilen yalnızca bir siyasi iktidar değil; bir milletin ruhu, ahlakı ve geleceğidir.
Hoşçakalın dostça kalın adaletle kalın. Sevgilerimle...