Bir evin içinde kaç kişi yaşıyor?
Belki üç, belki dört, belki daha fazla…
Sabah aynı sofrada kahvaltı ediliyor, gün içinde telefonlar çalıyor, akşam aynı televizyon izleniyor. Çocuk odasına çekiliyor, anne mutfağa giriyor, baba televizyonun karşısına geçiyor. Herkes aynı evin içinde ama bazen herkes kendi dünyasında yaşıyor.
İşte günümüz ailesinin en büyük paradokslarından biri burada başlıyor:
Birbirimize hiç olmadığı kadar yakınız ama birbirimizi hiç olmadığı kadar az duyuyoruz.
Aynı evde yaşamak, aynı hayatı paylaşmak anlamına gelmiyor. Gerçek aile bağını oluşturan şey yalnızca aynı sofraya oturmak, aynı evde uyumak ya da aynı soyadını taşımak değil. Asıl mesele; birbirini görmek, anlamak, dinlemek ve gerektiğinde birbirinin yanında olabilmek.
Çünkü aile, insanın ilk sosyal çevresidir. Çocuk sevgiyi, güveni, sınırları, saygıyı, öfkeyi, özrü, affetmeyi ve iletişimi büyük ölçüde ailesinde öğrenir. Bir başka ifadeyle çocuk, hayata dair pek çok davranışı önce ailesinin aynasında görür.
Çocuklar Söylediklerimizi Değil, Yaşattıklarımızı Öğrenir
Bir çocuğa sürekli “Saygılı ol” demek yeterli değildir.
Eğer çocuk evde yetişkinlerin birbirine bağırdığını görüyorsa, öfkelendiğinde hakaret edildiğine şahit oluyorsa, sorunların konuşmak yerine sessizlikle veya küsmekle çözüldüğünü öğreniyorsa; duyduğu nasihatlerden çok gördüğü davranışları model alacaktır.
Çünkü çocuklar yalnızca kulaklarıyla değil, gözleriyle de öğrenir.
Anne babasının birbirini dinlediğini gören çocuk, dinlemenin önemini öğrenir.
Hata yapan bir yetişkinin özür dilediğini gören çocuk, özür dilemenin bir küçülme olmadığını öğrenir.
Sorunların konuşularak çözüldüğünü gören çocuk, problemlerden kaçmak yerine onları çözmeyi öğrenir.
Bu nedenle aile içi iletişim sadece bugünün huzurunu değil, çocuklarımızın yarının ilişkilerini de şekillendirir.
Belki de bir gün çocuğumuzun kuracağı evlilikte nasıl bir eş olacağını, arkadaşlarıyla nasıl iletişim kuracağını, kendi çocuğuna nasıl davranacağını bugün evimizin içinde farkında olmadan öğretiyoruz.