Orta Çağ’ın en müstesna düşünürlerinden biri olan İbn Meymûn (Maimonides), İslam medeniyetinin entelektüel havzasında yetişmiş ve Yahudi teolojisini Grek-İslam felsefesiyle buluşturarak özgün bir sistem kurmuştur. Onun temel amacı, kutsal metinlerin zahirî (yüzeysel) anlamları ile aklın ve mantığın sunduğu hakikatler arasında sıkışıp kalan inançlı zihinlere rehberlik etmekti. Delâletü’l-Hâirîn (Şaşkınlara Yol Gösterici) adlı ölümsüz eserinde bu çabasını somutlaştıran filozof, akıl ile vahyin çatışmadığını, aksine birbirini tamamlayan iki hakikat kaynağı olduğunu savunmuştur.
İbn Meymûn bu sentezi inşa ederken üç temel kaynaktan beslenmiş ve aynı zamanda bunları eleştirel bir süzgeçten geçirmiştir:
İbn Meymûn’un akıl-vahiy ilişkisine getirdiği en özgün yaklaşım "Olumsuz İlahiyat" (Tenzih) ve Nübüvvet (Peygamberlik) Kuramıdır. Filozofa göre insan aklı Tanrı’nın ne olduğunu bilemez, ancak ne olmadığını kavrayabilir; bu yüzden Tanrı ancak maddeden, eksiklikten ve insani vasıflardan tenzih edilerek bilinebilir. Peygamberlik ise mistik bir mucizeden ziyade, insanın akli ve tahayyül (hayal) yetilerinin en yüksek mertebeye ulaşmasıyla gerçekleşen doğal ve ilahi bir süreçtir. Peygamber, Faal Akıl ile temas kuran üstün bir filozoftur; tek farkı, bu hakikati halkın anlayacağı sembollerle ifade edebilme yeteneğidir.
Sonuç olarak İbn Meymûn; Grek rasyonalizmini, İslam felsefesi ve kelam tartışmalarını kendi geleneksel dinsel birikimiyle harmanlamıştır. Bıraktığı bu miras, sadece Yahudi düşüncesini dönüştürmekle kalmamış, Thomas Aquinas gibi Hristiyan skolastiklerini de derinden etkileyerek Orta Çağ düşünce dünyasında akıl ile inanç arasındaki dengeyi kuran en güçlü köprülerden biri olmuştur.