Demokrasinin en temel kuralı, halkın iradesiyle sandıktan çıkan sonuçlara saygı duymaktır. Ancak son dönemde yaşananlar, bu temel kuralın hukuki ve siyasi sınırlar içinde nasıl zorlandığını gözler önüne seriyor. Belediyelere yönelik operasyon ve ardından hazırlanan iddianame, Türk siyasi ve hukuki tarihinde tartışılacak yeni bir eşiği işaret ediyor.
Son olarak tutuklu Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu ve ekibinin “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmekle” suçlanması, sadece yerel yönetimler açısından değil, devletin idari yapılanması adına da son derece düşündürücüdür.
Seçimle iş başına gelmiş bir belediye başkanının “örgüt lideri”, seçimle gelen veya memur statüsündeki başkan yardımcılarının ise “örgüt yöneticisi” olarak nitelendirilmesi hukuken olduğu kadar mantıken de sorunludur. Türkiye’de 30 büyükşehir, 51 il, 922 ilçe ve 404 belde belediyesi bulunmaktadır. Bu mantığa göre Türkiye genelindeki tüm belediyelerin birer suç örgütü olarak kabul edilmesi gerekir. Belediyelerin işleyiş biçimi göz önüne alındığında, bu tanımın genişletilmesi neredeyse tüm yerel yönetimleri potansiyel birer suç şebekesi gibi gösterme tehlikesini taşır. Devletin resmi organları ve tüzel kişilikleri üzerinden yürütülen bu tür suçlamalar, idari mekanizmaların işleyişini felç etme riski barındırır.
İddianamelerin; gizli tanıkların beyanları, belirsiz şüpheler ve somutluktan uzak iddialar üzerine kurulması, bireylerin henüz mahkeme kararı kesinleşmeden "itibar suikastına" uğramasına neden olmaktadır. Bu durum, hukukun temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesini zedelerken, arkasında derin bir toplumsal kutuplaşma bırakıyor. Operasyonların yarattığı dalga, siyasi rekabetin ötesine geçerek kitleler arasında kin ve öfke siyasetini körüklüyor. Oysa bir toplumun en büyük çimentosu adalet duygusudur.
Mensubu olduğumuz Türk milletinin yapısı, müşerref olduğumuz İslam dininin en çok değer verdiği şey adalet vurgusudur. Tarih boyunca Türk milleti kurduğu tüm devletlerde, oluşturduğu tüm boylarda ve obalarda önceliği hep adalet olmuştur. Tarihte en son olan Türk milletinin kurduğu Osmanlı 600 yıl yaşadıysa adalet temeli üstüne oturduğu için yaşadı. Ne zaman adaletten uzaklaşınca gerileme ve yıkılış başlamıştır.
Türk devletlerinin yaşamı içinde, adaletin yanında milli ve manevi değerlerinin güçlü olmasına bağlıdır. Düşünün ki, bir gayrimüslim mimara karşı dava kaybeden bir cihan padişahı olduğunun anlamını iyi düşünmek lazım. Yine komşusu açken tok yatılmaz diyen, ben siftah ettim komşum siftah etmedi diye müşterisini yönlendiren bir milletten, borcu var utanır diye yolunu değiştiren, yardım ederken insanlar rencide olmasın diye yemek ziyafeti verip ardından diş kirası diye yardım eden bir millet bu gün ne hale geldiğimizi düşünmemiz gerekir.
Tarihsel köklerimize baktığımızda, Türk devlet geleneğinin ve medeniyetimizin varlığını borçlu olduğu yegâne unsur adalettir. Osmanlı’nın yüzyıllarca ayakta kalmasının sırrı, tebaasına ve hatta bir gayrimüslim mimara bile adil davranabilen bir hukuk bilincinde yatıyordu. Komşusu açken tok yatmayan, yardım ederken dahi insanın izzetini koruyan "diş kirası" gibi zarif geleneklere sahip bir milletin bugünkü tahammülsüzlük ve kutuplaşma ikliminden sıyrılması şarttır.
Medeniyet devleti iddiamızı sürdürebilmemizin tek yolu; adaleti, milli ve manevi değerleri yeniden baş tacı etmektir. Kendimize hak gördüğümüz adaleti siyasi rakiplerimize veya hasmımıza da uygulayabilme erdemini göstermediğimiz sürece ne toplumsal barışı sağlayabiliriz ne de adil bir gelecekten bahsedebiliriz. Unutulmamalıdır ki, adaletin olmadığı bir yerde ne devlet kalır ne de huzur. Artık kutuplaşma dilini bir kenara bırakıp kucaklaşma zamanıdır.